|
Sayın Soner YALÇIN
Hürriyet Gazetesi Yazarı
Sayın Yalçın,
13.12.2009 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Not Defteri isimli köşenizde yer alan “İdris-i Bitlisi’yi Tanımadan DTP Süreci Anlaşılamaz” başlıklı yazınızla ilgili bazı düzeltmeler yapmak istiyorum.
Sayın Yalçın,
Anılan yazınızda, şanlı Türk tarihinin yetiştirdiği mümtaz devlet adamı ve yazarlarından olan İdris-i Bitlisi hakkında onulmaz ve kabul edilemez iddialarınız olmuştur. İddialarınızı, “İdris-i Bitlisi Kürt’tü ve Alevi Türk(men)ler’e soykırım uygulayan bir zorbaydı.” ve “Bu zorbalıkla, Türkleri Kürtleştirdi.” başlıklarında toplamak mümkün.
Sayın Yalçın,
Takdir edersiniz ki, Anadolu’daki Türk tanımı 16. yüzyılda bugünkü modern tanımından oldukça farklıydı. Ötesi, o günün şartlarında böyle bir ayrım ve sınıflandırma söz konusu bile değildi. İdris-i Bitlisi’nin milliyeti konusunda kaynaklarda farklı görüşler yer almaktadır. Bazı araştırmacılar onun Türk olduğunu belirtirken, bazıları da Kürt olduğunu kaydetmişlerdir. Örneğin Walter Hintz’a göre İdris-i Bitlisi sünni bir Kürt’tür. Şeref-name’de ve Reşid Yâsemî’nin eserinde de Bitlisli İdris, bir Kürt filozofu olarak görülmüştür. Şakir Epözdemir de İdris-i Bitlisi’yi Kürt kabul edenlerdendir. Kaynağını da, yine İdris-i Bitlisi Kürt kabul eden ve bunu da Kürt Ünlüleri adlı kitabında somutlaştıran Mehmed Emin Zeki’ye dayandırır.Ancak, bu konuda farklı düşünenler de vardır. Prof. Dr. Mehmet Bayraktar ile Hicabi Kırlangıç bu isimlerdendir. Prof. Bayraktar’ın görüşleri şöyledir: “Özellikle İslam dünyasında eskiden ırki unsurlar pek önemli sayılmadığından hemen tüm düşünürler meşrep ve mezheplerini açıkça belirttikleri halde, ırken hangi kavim ve millete dâhil olduklarını açıkça belirtilmesi ihtiyacı duymazlardı. İşte geleneğe uymuş olan İdris-i Bitlisi de diğer Türk düşünürleri gibi ırkı hakkında eserlerinde kendisi hakkında açık veya kapalı hiç bir şey söylememiştir. Hal böyle iken, başka hiç bir geçerli delilleri olmaksızın, oryantalistlerden bazıları, Bitlisli İdris'in Arapça eser yazmasından ona Arap, Farsça eser yazmasından İranlı, Doğu Anadolulu olmasından dolayı da "Kürt" veya "Kürt olabilir” demişlerdir.
Sayın Yalçın,
Kimsenin ırkıyla ilgimiz olmamakla beraber, yanlış ve yüzeysel hükümlere karşı gerçeğin ortaya konulmasının da gerekli olduğuna inanıyoruz. Şöyle ki, devrinin geleneğine uyarak eserlerini Arapça veya Farsça yazması, Bitlisli İdris için doğal bir durumdu. Kaldı ki, o eserlerinde Türkçeyi de kullanmıştır. Oryantalistlere dayanarak onun "Kürt" olabileceğini söyleyen Hasan Tavakkoli, "O bölgenin Kürtleri gibi, kuvvetli bir ihtimalle şafii mezhebindendi" der. Fakat Bitlisli İdris'in şafiliği hakkında hiç bir tarihi delil gösterilememektedir. Hâlbuki klasik kaynaklardan bazıları açık bir ifadeyle onun sünni ve hanefi mezhebinden olduğunu kaydederler (Her şafii mutlaka Kürt olur diye bir kural yoktur. Bitlis’te nice Türk ailesi şafii mezhebinden, nice Kürt ailesi de hanefi mezhebindendir.).
Diğer taraftan Bitlisli İdris, Türkçeyi sonradan öğrenmiş bir kişi de değildir. Hasan Tavakkoli'nin kendisinin de belirttiği gibi o eskiden beri Türkçeyi bilen bir kimsedir. İdris-i Bitlisi'nin Türk olduğunu gösteren belki de en önemli tarihi husus, devrindeki Doğu Anadolu Kürtleri’nin Safeviler’e bağlı olup, bu devleti desteklemelerine karşın; Bitlisli İdris ve ailesinin, Akkoyunlular ve Osmanlılar gibi Türk devletleriyle beraber olup onlara hizmet etmiş olmasıdır. Nihayet, Bitlisli İdris'in hadis çalışmaları üzerine araştırma yapmış olan Abdülkadir Karahan, "Osmanlı müellifleri veya diğer Türk boylarına mensup kalem erbâbı, dini kırk hadis tercümelerini, Farsça tertip ve tanzime özen göstermişlerdir. Seyyid Sadr, İdris-i Bidlisi, Firdevsi-i Rumi, Özbek Veliyüddin vb.’nin bu neviden risaleleri, bunun şahitleridir." derken, Bitlisli İdris'i Türk addetmektedir. Zaten bizim için bugün Bitlisli İdris gibi büyük bir şahsiyetin kökenlerinin nereye dayandığının kıymetiharbiyesi yoktur. Anadolu topraklarının güzelliği de bundandır malumunuz. Medeniyetler doğuran ve sonrasında da dört bir yandan gelen kavimlerin medeniyetlerin buluşma noktası olan Anadolu, bugün kendisine özgü bir Türk-İslam anlayışını, hoşgörü ikliminin esintisiyle tesis etmiştir.
Sayın Yalçın,
Anadolu’da ve doğusunda İran’da Türk ve Kürt aşiret ve boylarına ilişkin yapılan çalışmalarda bazı aşiretlerin kavmiyeti konusunda birbirinden farklı bilgiler söz konusu olabilmektedir. Türk ve Kürt kavimlerinin yüzyıllar boyu bir arada yaşamalarının ve birbirleriyle kaynaşmalarının sonucunda, hayat tarzları, gelenek-görenekleri de kaynaşmış ve benzerlikler arz etmeye başlamıştır. Bu noktada da ırk farklılığı, kavmiyet ikinci planda kalmıştır. Çünkü anılan dönemde birliktelikleri, ortak kültürel değerler ve inançlar belirlerdi, etnolojik veriler değil. Bugün bile, topraklarımızda yaşayan etnik unsurların kaçı sahih bilgilere sahip olduğunu iddia edebilir? İddia etse ve bunu ispatlasa bile, bunun ne önemi var? Bu toprakları ebedi vatan belleyen hepimizin ismi Türk değil midir? Mevlana İdris-i Bitlisi’nin bu ülkeye, bu millete, ilime, İslâm dinine ve insanlığa yaptığı hizmetler, ciltler dolusu kitap olur. Böyle bir insanın basit tartışmalarla, kısır çekişmelerle anılmasının doğru bir davranış olmayacağı kanaatindeyiz. 500 yıl sonra İdris-i Bitlisi gibi büyük bir vatan evladını ilmiyle değil de, Kürt-Türk, şafii-hanefi, şii-sünni gibi fayda sağlamayan tartışmalarla anmak ona hakaret olur. O’nu Türk veya Kürt olarak değil, yaptığı hizmetlerle analım ki İdris’in yüceliği ortaya çıksın. Türk veya Kürt olması hiç önemli değildir. Nice devşirmeler, gayrimüslimler vardır ki, bu ülkeye ve insanlığa, “ben Türk’üm” veya “ben Kürt’üm” diyenlerden çok daha fazla hizmet etmişlerdir. Bizim için Mevlana İdris’in Türk veya Kürt olması hiç önemli değildir. Bu konuda en güzel ifadeyi, İdris’in hemşerisi ve aynı dönemde yaşamış olan bir başka devlet adamı Şükri-i Bitlisi kullanmıştır:
Türk ilen Türk-ü, Kürd ilen Kürd'em
Evde koyun-i, yabanda bir kurdam.
Sayın Yalçın,
Bitlisli İdris, Osmanlı’yla Kürt beyleri arasında yapılan anlaşmayla, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun silahsız-savaşsız Osmanlı egemenliğine girmesini sağlamıştır. Bu durum, Kürtlerin hayatiyeti açısından elzem ve mühimdir. Kemal Burkay’ın da belirttiği gibi böyle bir anlaşma olmasaydı, Kürtlerin bölgede ortaya çıkan iki büyük güç arasında ayakta durabilme şansı olmayacaktı. Bu konuda İsmet Parmaksız şunları yazmaktadır: “XVI. yüzyıl başında, yani 1514-15 yıllarında Osmanlı Devleti bölgeye girdiği vakit, burada gelişmiş ve daha doğru bir deyimle Kürtleşmiş bir topluluk bulmuştur. Osmanlı-Türk egemenliğinin bölgeye yerleşmesini modern Kürt yazarları, tarihi oluşu iyi bilmediklerinden İdris’i kınamakta ve kanaatimize göre zamanın gerçeklerine ve Türk törelerine bağlı olarak hareket eden, uyuşturma-yaklaştırma tutumu ile mahalli törelerin devamını sağlayan İdris-i Bitlisi’yi bir hain olarak suçlamaktadırlar. Onun faaliyetleri, aşırılık taraflısı yazarlarca ne kadar kınansa da İdris-i Bitlisi’nin ana yurdu olan Anadolu’ya olan hizmeti her zaman saygı ile anılacaktır. Bu hizmet bölge için çeşitli faydalar sağlamıştır. Bunları şöylece özetlemek mümkündür: Bölgenin siyasi bakımdan o tarihlerde cihanın en kudretli vurucu kuvveti tarafından tahrip edilmesi bu suretle önlenmiştir. Çevrede Safevi Devleti’ni kuran Şiilere karşı Sünni Osmanlıların veya Osmanlı’ya karşı Şiilerin duydukları ve besledikleri hınç ve kine benzer bir duygunun doğmasına meydan verilmemiştir. Kısacası, gelecekte Anadolu’daki milli birliği tehdit edecek gelişmeler bu suretle daha başlangıcında önlenmiş, bugünkü Türkiye’nin temelleri o tarihlerde atılmıştır.” Ayrıca İdris-i Bitlisi, Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hizan, Garzan, Palu, Siirt, Hasankeyf, Meyyafarikin (Silvan) vb. 25 beyliğin kendilerin özgü örf ve nizamları içinde ocaklık halinde yaşamalarını da sağlamıştır. Bu da gösteriyor ki, Kürtlere Türk kültürü geni aşılanmazken, Türklere de Kürt kültürü geni aşılanmamıştır. Bu karşılıklı aşılanma, doğal seleksiyonla ve doğal ölçekte, kendiliğinden olmuştur.
Alevi Türk(men)ler’e soykırım uyguladığı iddianıza gelince;
Anadolu toprakları üzerindeki mücadele, sadece ekonomik değil, kültüreldir de. Şia inancındaki kişilerin, Anadolu’daki yaygın inanca tecavüzü, kitleleri ve yöneticileri, bir koruma güdüsüyle çare aramaya sevk etmiştir. Bazı kaynaklara göre 40.000 kişiye varan ölümler için Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kızılbaşların da, sayıları binleri bulan insan öldürdüğünü dile getirdikten sonra, “Yavuz’un başka çaresi yoktu” demiştir. Uzunçarşılı’nın bu ifadesine rağmen, Doç. Dr. Erhan Afyoncu'nun "Sorularla Osmanlı İmparatorluğu” kitabında şöyle denilmiştir: “Yavuz’un İran seferi sırasında Anadolu’da Şah İsmail’i destekleyen 40 bin Türkmen’i öldürttüğü söylenir. Ancak bu bilgi devrin kaynaklarından sadece İdris-i Bitlisi’nin Selim Şah-nâme’sinde vardır. Çaldıran seferini ve Safeviler’le yapılan mücadeleyi anlatan Yavuz döneminde yazılmış olan diğer tarih kitaplarında Türkmenler’e yönelik böyle büyük çaplı bir katliamın olduğuna dair bir bilgi bulunmaz. Dönemin kaynakları incelendiğinde, Yavuz döneminde bazı Türkmen aşiretlerinin sürgüne gönderildiği, bazı Türkmenlerin ise takibata uğratılıp öldürüldükleri görülmektedir. Ancak o günün şartlarında çok önemli bir nüfusu ifade eden 40 bin kişinin öldürüldüğü iddiaları gerçeği yansıtmaz. XVI. yüzyılın başlarında Anadolu’da Sivas, Tokat gibi şehirlerin nüfusunun 3-4 bin kişiden oluştuğu dikkate alındığında 40 bin rakamının 10-15 şehrin tamamen yok edilmesi mânâsına geldiği, bunun da o dönemde bu kadar büyük nüfus eksikliğine rastlanılmaması sebebiyle doğru olamayacağı anlaşılacaktır.” Bu özet tablonun gözden kaçırılmaması gerekir diye düşünüyorum. Yavuz’un Safeviler’le mücadelesi üzerine geniş araştırmalarda bulunan Jean-Louis Bacque Grammont da, “Padişahın o tarihte 40 bin kişiyi kılıçtan geçirttiği iddiasını doğrulayacak hiçbir kanıtın bulunmadığını” belirtir. Yine Türkmenler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Tufan Gündüz, o dönemde bir köyün nüfusunun 10-50 haneden oluştuğunu, 40 bin kişinin öldürülmesinin 1000-2000 köyün yok edilmesi demek olacağını belirtip, Anadolu’da o tarihte bu kadar büyük bir nüfus eksilmesi olmadığını, Osmanlı vergi sayımlarında böyle bir durumun görülmediğini söyler. Ayrıca Osmanlı tarih yazarlarının, padişahların şan ve şereflerini artırmak amacıyla rakamları abarttıklarını belirtir. Şunu da belirtmeliyiz ki, Osmanlı Devleti, herkesi Sünni yapmak için asla zorlamamıştır. Ancak dini inançlar kullanılarak devletin zayıflatılması ve yıkılması tehlikesi karşısında gerekli tedbirleri almıştır. Hem Şiiler ve hem de Sünniler için, idarecilerin yaptıkları hata ve zulümleri genelleştirmek son derece yanlıştır. Bir canlıyı öldürmekten, kıyımlardan yana olunmayacağını hepimiz bilir ve kabul ederiz. Ama bilinir ki, anılan dönemin şartları, savaşları gerektirmiştir. Bu savaşlarda da ölümler karşılıklı olmuştur. Konuyu bu çerçevede değerlendirmek uygun düşer diye düşünüyorum. Öte yandan, Prof. Dr. Ahmed Akgündüz ve Doç. Dr. Said Öztürk’ün Bilinmeyen Osmanlı adlı eserinde de belirtildiği gibi, İslam Hukuku’na göre yönetilen Osmanlı Devleti’nde, savaşlarda bile soykırım yapılmaz, çünkü soykırım yapmak İslam’a göre haramdır. Bu konu ile ilgili olarak; Ötüken Yayınevi’nden çıkan “Mevlana Hakimüddin İdris-i Bitlisi” isimli eseri okumanızı tavsiye ederim.
Sayın Yalçın,
Özgür basının fikirlerini kamuyla paylaşması bir ihtiyaçtır. Fikirlerinizi paylaşırken de, şüphe yok ki, bir tarafı haklı görmüş de olabilirsiniz. Ancak ben de, bir Bitlisli olarak, memleketimde anısı sitayişle ayakta duran bir büyük devlet adamıyla ilgili, katılmadığım görüşler ortaya konulduğu için fikirlerimi paylaşmak istedim. Bu vesileyle, çalışmalarınızda başarılar diler, selamlarımı sunarım. |