|
Hakkında Şerefname’nin dışında başka bir kaynakta açıklama bulunamamıştır.
Kendileri Bitlislidir. Hangi tarihler arasında yaşadığı bilinmemektedir.
Metali (Mantık) kitabına son derece güzel bir açıklama yazmıştır.
Ayrıca gerek mantık ve gerekse meani (Arap edebiyatının bir
kolu) konularında eserler yazmıştır. Yazdığı mantık kitapları,
İslam Alimleri arasında meşhurdur.
Hakkında fazla bir malumat bulunamamıştır. Hangi tarihler arasında
yaşadığı kesin bilinmemekle beraber, Şerefname’nin Yazarı Şeref
Han döneminde ve Bitlis’te yaşadığı bilinmektedir. Çünkü, Hubaysi
(mantık) ve Hindi kitaplarını Emir Şeref adına yazmıştır. Ancak
Bitlis’te yaşadığı bilinmektedir. Kendileri fazilet sahibi
bir kişi olup, fıkıh, hadis ve mantık bilimleri dalında yetişmiştir.
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1276 yılında vefat eylemiştir. Türk
Dünyası'nın en büyük hukukçularındandır. Kavid-üş-şer ve Zevabid-ül asıl
vel’l-füru adlı eseri bulunmaktadır. Bir süre Kahire’de kadılık yaptığı söylenmektedir.
Bitlis’te yaşamış bir Astronomdur. 1260 yılında İlhanlı Devleti'nin kurucusu
Hülagi Han’ın, İran’ın Mera şehrinde (Van hududunun yanında) yaptırdığı rasathanede
diğer Türk alimleri ile beraber çalışmıştır. Bu rasathanenin en büyük özellikleri,
12 burcu göstermiş olması, güneşin doğumundan batışına kadar geçen süre zarfında,
pencerelerinden giren ışıklara göre saatin tespit edilmesidir.
1242 yılında Bitlis’te doğmuş, 1322 yılının Kasım ayında 80 yaşında iken vefat etmiştir. Hayatının çoğu İran ve Mısır’da geçmiştir. Lacivert renk boyayı bulmakla ün kazanmıştır. Tıp ve kimya sahalarında marifetleri bulunup, bu ilimlerin önde gelenlerindendir.
Halk arasında ve bazı kaynaklarda Şeyh Tahir-i Gürci - Şeyh Tahir-i Kürdi olarak
bilinen bu zatın gerçek ismi; Şeyh Ebu Tahir-i Gürgi’dir. Hangi tarihler
arasında yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak; üzerinde bulunan Taş
Sandukanın mimari yapısının Ahlat’taki sanduka mezar mimarisinde bulunması
nedeniyle bu zatın Akkoyunlu, Karakoyunlu veya Altınordu Devleti zamanında
yaşadığı tahmin edilmektedir. Ayrıca yanında; bazı kaynaklarda talebesi olduğu
rivayet edilen Mevlana Hüsamettin-i Ali-ül Bitlisi’nin mezarının bulunması,
bu zatın Fatih Sultan Mehmet ve II. Bayezıt dönemlerin de yaşadığı tahmin
edilmektedir.
İdrisi-i Bitlisi’nin babasıdır. Kaynaklar İdris-i Bitlisi’yi anlatırken; “Kamil
Mevlana Hüsameddin Oğlu İdris-i Bitlisi” diye bahsetmektedirler. Hangi tarihte
doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. 1495 yılında Bitlis’te vefat etmiştir.
Mezarı, Zeydan Mahallesi, Kureyşi Camisi arkasındaki türbededir. Bu türbenin
içine girildiğinde sağ tarafta Taş Sanduka da Şeyh Tahir-i Gürgi, sol tarafta
ise tek parça halinde yere yatık biçimde mermerden yapılmış Mevlana Hüsameddin’in
mezarları bulunmaktadır.
Şeyh Tahir-i Gürgi’nin, İdris’in dedesi ve Mevlana Hüsameddin-i Ali-ul Bitlisi’nin ise babası olduğu bazı kaynaklarda belirtilmektedir.
Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın hizmetinde bulunmuş, bu devletin başşehri
olan Diyarbakır da Uzun Hasan’ın sarayında divan katipliği yapmıştır. Daha
sonra Akkoyunlu Devletinin Başşehri Diyarbakır'dan Tebriz’e taşınınca bu zat
da Tebriz’e gitmiştir. Orada bir süre Molla Caminin sohbetlerine katılmış ve
1495 yılında vefat etmiştir. Bitlis Emirlerinden Abdal Han, bu zat için Zeydan
Mahallesi'nde yukarıda zikredilen türbeyi yapmıştır.
Mevlana Hüsameddin, alim ve fazilet sahibi bir kimse olup, daha çok Mutasavvıf
olarak ün salmıştır. Çok iyi Arapça bilen bu zat, tasavvuf ve tefsir konularında
bazı eserler yazmıştır.
Tefsirle ilgili olarak Arapça İşaret-ül Menzili’l-Küttab isimli 2 ciltlik bir tefsiri bulunmaktadır. Bu eser Edirne de Sultan Selim Kütüphanesindedir. Şeyh Abdurezak El-Kaşâni’nin İstilahât-ı Sufiyye isimli kitabını şerh eylemiştir. Bu eserin bir nüshası, Manisa Muradiye kütüphanesindedir. Ayrıca Tebrizli Şeyh Mahmud-i Şebistari’nin Gülşen-i Râz isimli Farsça esere de şerh yazmıştır. Bu eserin bir nüshası Üsküdar’da Selimiye Kütüphanesindedir.
Mevlana Hüsameddin Ali-ül Bitlisi’nin oğlu, Ebul Fadl Mehmet Efendi'nin babasıdır.
Bitlis’te doğmuştur. Bundan dolayı kendisine “İdris-i Bitlisi” veya “Bitlisli
İdris” denir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 1452 - 1457
tarihleri arasında doğduğu tahmin edilmektedir.
Esas ismi İdris’tir. Tam künyesi; Mevlana Hakimeddin İdris Mevlana Hüsameddin Ali-ül Bitlisi’dir. Kendileri Mevlana - Hakimeddin lakaplarıyla anılmış, bazı kaynaklarda ise Kemaleddin lakabı kullanılmıştır.
Babası gibi bir süre Akkoyunlu Devleti'ne hizmet etmiştir. Akkoyunlu Hükümdarı
Uzun Hasan’ın vefatı üzerine Oğlu Yakup Bey, 1478 tarihinde hükümdar olarak
Akkoyunlu tahtına oturmuştur. Bu tarihten hemen sonra Mevlana İdris, Yakup
Bey'in sarayına divan katibi olarak girmiştir. Yakup Bey'le beraber yanında
Azerbaycan’dan Erran’a kadar bir seyahat yapmış ve “Risâle-i Hazâniyye” isimli
eserini yazmıştır. Bu eser, bu seyahatle ilgilidir.
Mevlana İdris, Akkoyunlu sarayında hükümdar çocuklarına lalalık yapmıştır. Bu durumdan dolayı Hoca Saadettin, İdris-i Bitlisi’yi “Kutlu Müderris” olarak övmüştür.
Osmanlı Sultanı II. Bayezid 1485 yılında Memluklulara karşı büyük bir başarı
elde etmişti. Bu başarısından dolayı Akkoyunlu Hükümdarı Yakup Bey, II. Bayezid’e
bir tebrik-name göndermiş ve İdris-i Bitlisi’nin kaleme almasını istemiştir.
Mevlana İdris yazdığı bu tebrik-namede her türlü edebi ve diplomatik hüneri
göstermiştir. Bu olaydan sonra İdris-i Bitlisi, hem Yakup Beyin ve hem de II.
Bayezid’in sevgi ve büyük teveccühlerini kazanmıştır.
Daha önce yazdığı tebrik-nameden etkilenen II. Bayezid, Mevlana İdris-i sarayına davet etmişti. Şah İsmail’in bu hareketlerinden hoşlanmayan İdris, daha önce aldığı davete icap ederek İstanbul’a, II. Bayezid’in yanına gitmeye karar vermiştir.
Tebriz’den ayrılıp Osmanlı sarayına gelen İdris’i, Sultan II. Bayezid çok güzel bir şekilde saygı ve hürmetle karşılamıştır. Kendilerini sarayına almış, hediyeler vererek maaş bağlamıştır.
Yavuz Dönemi, İdris-i Bitlisi’nin en çok rağbet gördüğü dönemdir. İdris-i Bitlisi
bu dönemde Osmanlı siyasetinde aktif bir rol üstlenmiştir. 1514 yılında Yavuz
Sultan Selim ile beraber Şah İsmail’e karşı Çaldıran Savaşına katılmış, hatta
savaştan sonra Tebriz’de bir süre daha kalarak halkı Osmanlı yönetimine bağlamaya
çalışmıştır. Tebriz’deki Ulu Cami'de halka vaiz ve nasihatlerde bulunmuş, Tebriz’de
kurulan karakol ve gözlemci kuvvetlere komutanlık yapmıştır.
Çaldıran Savaşı'ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu vilayetlerinin Osmanlı
yönetimine geçmesi için görevlendirilmiştir. İdris’in buradaki başarılardan
dolayı Yavuz Sultan Selim, Bitlisli İdris’i mükafatlandırmıştır. Kendilerine
bir ferman göndererek, Diyarbakır bölgesini kendisine vermiş, ayrıca 1516 yılında
Yavuz tarafından ihdas edilen ve merkezi Diyarbakır olan Arap Kazaskerliği
rütbesiyle İdris-i ödüllendirmiştir. Böylece Bitlisli İdris, Osmanlı'nın en
büyük rütbesi olan Kazaskerlik rütbesi ile taltif edilmiştir. Bununla Doğu
ve Güneydoğu Anadolu’nun yönetimi İdris-i Bitlis-i’ye verilmiştir.
İdris-i Bitlisi bu işlerle de yetinmeyerek, Yavuz Sultan Selim’in Memlûklular'e
karşı verdiği siyasette de başarılar elde etmiştir. Öncelikle
Musul ve Urfa’nın Memlûklular'dan alınarak Osmanlı topraklarına
katılmasını sağlamıştır. Daha sonra Yavuz Sultan Selim’in Suriye
ve Mısır seferlerine katılarak 1516 ve 1517 yıllarındaki Ridaniye
ve Mercidabık Savaşlarına Sultan ile beraber katılmıştır. Mısır’ın
fethinden sonra bu ülkenin nasıl idare edileceği hususunda görüşlerini
Yavuz’a anlatmış ve Yavuz tarafından takdirle karşılanmıştır.
Nitekim Mısır’ın idare edilmesinde İdris’in görüşleri temel alınmıştır.
İdris-i Bitlisi, yirmi yıldan fazla bir süre Osmanlı Devleti'ne
hizmet etmiştir.
Mevlana İdris-i Bitlisi, ömrünün son yıllarını İstanbul’da ilmi çalışmalara ve eser yazmaya ayırmıştır. 12 Kasım 1520 yılında İstanbul’da, Yavuz Sultan Selim’in vefatından kısa bir süre sonra hakkın rahmetine kavuşmuştur. Bütün kaynaklar ölüm yerinin İstanbul olduğunda birleşmiş, ancak ölüm tarihi hakkında farklı tarihler ileri
sürmüşlerdir. Mevlana İdris-i Bitlisi’nin 65 - 70 yıl yaşadığı sanılmaktadır.
İdris-i Bitlisi’nin mezarı, bugünkü Eyüp semtinde kendi adıyla
anılan “İdris Köşkü” ve İdris Çeşmesi” denilen yerde muhterem
hanımları Zeynep Hatun tarafından vakfederek yaptırdığı mescidin
bahçesindedir.
1 - Heşt Behişt
2 - Selim - Name:
3 - Risâle-i Hazâniyye
4 - Risâletü’l-İbâ an Mevâki’i’l-Vebâ
5 - Tercüme-i Hayâtü’l-Hayavan
6 - Risâle-i Bahâriyye Yâ Râbi’a’l-Ebrar:
7 - Risâle-i fi’n-Nefs
8 - Şerh-i Haşiye-i Tecrid
9 - Münâzara-i Işk bâ Akl
10 - Râfizilere Reddiye
11 - Kenzü’l-Hafi fi Beyâni Makamati’s-Sûf
12 - Mir’ât’l - Uşşak
13 - Tuhfe-i Dergâh-ı Âli
14 - Şerhu Fusûsi’l-Hikem
15 - Hakku’l-Musin fi Şedhi Hakki’l-Yakin
16 - Şerhu’l-Hamriyye
17 - Şerh-i Manzume-i Gülşen-i Raz
18 - Kanun-i Şahenşâh
19 - Mir’atü’l-Cemal
20 - Münâzarâtü’s-Savm ve’l-iyd
21 - Tercüme ve Tefsir-i Hadis-i Erba’in
22 - Şerhu Esrâri’s-Savm min Şerhi Esrâri’l-İbadin
23 - Risâle Der İbâhat-ı Ağâni
24 - Tercüme ve Nazm-ı Hadis-i Erba’in
25 - Hâşiye alâ Tefsir-i Beyzâvi
26 - Kasâid ve Münşa’ât ve Müraselât
27 - Mecmu’a-ı Münşa’ât
28 - El-Münşa’ât
İdris-i Bitlisi’den sonra ilimizin yetiştirdiği ikinci Şair, Tarihçi ve Devlet
adamımızdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, 16. yüzyılın
ilk yarısında yaşadığını bazı kaynaklardan öğrenmekteyiz.
Bitlis’in yerli beylerinden olup, her sahada kendisini yetiştirmesini bilmiştir. Pek çok yer gezmiş, Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe, Ermenice ve Hindçe olmak üzere altı dil bilmektedir.
Kaynaklarda kendisinden Mevlâna Şükri, Mevlâna Aşık gibi isimlerle de bahsedilen Şükri-i Bitlisi, tahsili daha sonra kendi ismiyle anılan Bitlis’teki Şükriye Medresesinde yapmıştır.
Şuarâ Tezkiresinde Şükri-i’nin ümerâdan olduğu belirtilmektedir. Türkçe’de
Bey kelimesiyle karşılanan Emirlik rütbesi, Şükri-i’ye Osmanlı Devleti tarafından
verilmiş değildir. Şükri-i, yaşadığı devirde belirli bir bölgede yaşayan, her
hangi bir aşiretin beyidir. Bu unvan, bu günkü aşiret reisliği ile aynı manadadır
Şükri-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta geçmesiyle İstanbul’a
gelmiş ve padişaha bir kaside takdim etmiştir. Bu takdimden sonra onun özel
meclisine girmiştir. Şükri-i’nin bu kasideyi takdimine karşılık olarak ayrıca
padişah tarafından, Diyarbakır taraflarında belli bir toprak parçasıyla ödüllendirilmiştir.
Türk ile Türki, Kürd ile Kürdem,
Evde koyuni, yabanda kurdam.
Sözü ile Anadolu’nun birliği için ne güzel buyurmuştur. Şükri-i, Yavuz Sultan
Selim ile İran, Kanuni Sultan Süleyman ile de Belgrad ve Rodos seferlerine
katılmıştır. Şairin ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Prof. Dr. Ahmet
Uğur’un, “Şair Kanuni Devri'nin başlarında vefat etmiştir” demesiyle birlikte,
eserini Kanuni’ye 1530 yılında takdim ettiğine göre, bu tarihten kısa bir süre
sonra vefat etmiş olmalıdır. Şükri-i’nin; Manzum Yemen Tarihi’nin Yazarı Molla
Şihabi isimli bir oğlu vardır.
İslâm-i ilimlerin tamamını bilmekte olup Kadılık, Müftülük ve Müderrislik (Üniversite
Hocası) gibi resmi vazifeler yapmıştır. Kendisi devrin en büyük Hatip ve Vaizleri
arasında sayılmıştır. Sporla ilgilenmiş; Murat Nehrini baştan başa geçecek
kadar iyi yüzme bildiği, iyi ata bindiği, ok atmakta hünerli olduğu, tambur
çaldığı ve iyi bir avcı olduğu anlatılmaktadır.
En büyük eseri Selim-Name’dir. Selim-Namenin tarihi yönü yanında bir başka özelliği
de; eserin bütün Türklerin faydalanması için Azeri ve Çağatay
Türkçesi'yle yazılmasıdır.
Şükri-i tarafından yazılan Selim-Name veya Selimi-name isimleriyle zikredilen
bu eser, bazı kaynaklarda Fütûhâtü’s-Selimiyye veya Fütûhâtü’s-Selim Han olarak
da isimlendirilmektedir.
Ebul Fazl Mehmed Efendi, Eb’ül-Fadl Mehmed Efendi, Ebul Fadıl Mehmed Efendi,
Ebul Fazl Mehmed Çelebi, Defterdar Ebul Fadl Mehmed Çelebi gibi isimler altında
değişik kaynaklarda yer alan bu muhterem insan, Mevlana İdris-i Bitlisi’nin
oğludur. Babası gibi Alim, Fadıl, Şair, Tarihçi ve Tasavvuf ehli bir kimsedir.
Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, XV. Yüzyılın sonlarında, XVI.
yüzyılın başlarında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir.
Babası kadar meşhur ve onun kadar alim olan Ebul Fazl Mehmed Efendi, Türkçe’den başka Arapça ve Farsça’yı da çok iyi bilmekteydi. Şiirlerinde Fazli mahlasını kullanmıştır. Babası gibi Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetler yapmıştır.
Çok genç yaşta ilimle uğraşmış ve devlet işlerinde görev almıştır. 1511 yılında
Müeyyed-zâde’ye danışman olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Devrinde önce Divan
üyeliği, sonra Manisa’da Müderrislik (Üniversite Hocalığı) yapmıştır. Daha
sonra Trablus Kadılığına atanmıştır. 1542 tarihinde İstanbul’daki Rumeli Defterdarlığına
(Baş Defterdarlığa) atanmıştır. Defterdar ismi buradan gelmektedir. Ölünceye
kadar bu vazifede kaldığı ifade edilmektedir.
Bazı kaynaklarda ise ölmeden önce, Defterdarlıktan istifa ettiği anlatılmaktadır.
Kanuni Sultan Süleyman’ın, kanuna aykırı bir fermanı; “Şeriata aykırıdır” diyerek
iki defa reddettiğini ve daha sonra istifa ettiğini kaydetmektedir.
Ebul Fazl Mehmed Efendi'nin iki oğlu vardı. Ne yazık ki bu çocukları Galata’dan
kayıkla karşı sahile geçmek isterken çıkan fırtına sonucunda kayıkları alabora
olmuş ve iki kardeş suya düşerek boğulmuşlardır. Bu durum karşısında büyük
üzüntülere gark olan Ebul Fazl Mehmet Efendi 1574 yılında vefat etmiştir.
Ebul Fazl Mehmed Efendi, babası gibi birbirinden kıymetli bir çok eser yazmıştır.
Bu eserler (bilinenler) şunlardır:
1 - Kudumiye
2 - Halâk-i Muhsini
3 - Hulâsa-i Târih-i Vassaf
4 - Heşt Behişt Zeyli
5 - Selimşah-name
6 - Tarih-i Âl-i Osman
7 - Zahiret-ül Mülük
8 - Tarih-i Osmâni
9 - Medaric’ül-itikat fi Tercene-i Menecih’ül-İbad
10 - Ahlâk-i Muhsini Tercümesi
11 - Ceride-i Âsar ve Haride-i Ahbar
12 - Divan-i Hafız’a Nazire
13 - Mevâhibü’l-Âliyye Tercümesi
14 - Terceme-i Zahire
16. asrın yarısında yaşamıştır. Bitlis’e, Afganistan’ın Bedehşan bölgesinden
gelmiştir. Osmanlı Padişahı IV. Murat, Bağdat seferine çıktığı sırada Bitlis’e
uğramış ve bu zatla tanışmıştır. IV. Murat bu şahsın ilmine ve kerametine duyduğu
saygıdan dolayı Abdullah Bedehşan-i’ye iki köy vermiştir.
V. Şeref Han, Şaraf Al-Din, Şaraf Han, B. Şams Al-Din gibi değişik isimlerle
anılan V. Emir Şeref Han; 1220 - 1650 yılları arasında Bitlis’te hüküm sürmüş
olan Şerefhanlar sülalesinin bir mensubudur. Asılları Acem olup, soyları
İran Kralı Kisra’ya dayanmaktadır.
1543 yılında doğan Emir Şeref Han’ın babası Emir Şemsettin, annesi ise Türkmen
olup Tokat Bayındırlı diye bilinen Emir Han Musullu bin Külabi Bey Bin Emir
beyin kızıdır.
Babası Emir III. Şeref, Osmanlı’ya karşı geldiğinden İran’a kaçarak Şah Tahmasb’a
sığınmıştır. Osmanlı’dan taraf tutum takınan Şeref Han, İran Şahı Tahmasb tarafından,
Nahcivan Valiliği'ne gönderilmiştir. Oradan III. Murad’a mektup yazarak Osmanlı’ya
bağlılığını bildiren Şeref Han, Sultan III. Murad tarafından af edilmiş, kendisine
hediyeler gönderilerek Bitlis beyliği'ne atanmıştır.
1604 yılında Bitlis’te vefat etmiştir. Mezarları Bitlis’te, kendi isimleri ile anılan ve kendileri tarafından yaptırılan Şerefiye Külliyesinin avlusundaki türbenin içindedir.
Kendileri Şerefname’nin yazarıdır. Şeref Han’ın 60 yaşında ve 1597 tarihinde
tamamladığı bu eser Farsça olup Doğu Anadolu’nun tarihi, beylikleri, soy kütükleri,
Bitlis Beyleri ve vuku bulan olayları anlatmaktadır. Bu eser, Farsça’nın dışında
Türkçe, İngilizce, Arapça ve Rusça’ya tercüme edilmiştir. Yazdığı bu eseri
“Eğri Fatihi” olarak anılan Sultan III. Mehmed’e ithaf etmiştir.
Şems-i Bitlisi; Abbasi soyundan gelen bir aileye dayanmaktadır. Kadiri Tarikatı
silsilesinde yazılı olanlardan anladığımız kadarıyla, tanınmış İslâm öncülerinden
ve Kureyş Kabilesinden Ebü’l Hasan Ali bin Muhammed bin Mevlânâ Yusuf Hazretlerinin
torunlarından olan ve “İkinci Ali” olarak bilinen Şemseddin Ali, Anadolu’ya
göç ederek önce Hakkari’ye, sonra Bitlis’e yerleşmiştir.
“Bitlis’in Güneşi” olarak daha sonra bilinen Şems-i Bitlisi, 1715 tarihinde,
Bitlis’in Kızılcami Mahallesinde dünyaya gelmiş, Babası Abdulğafur
tarafından “övülmüş” manasına gelen Mahmut ismi verilmiştir.
Şems-i Bitlisi, ilk tahsilini yedi yaşında babası Abdulğafur
Hocadan almıştır. Kısa bir sürede Kur’an-ı Kerim’i ezberlediği
gibi, Arapça ve Farsça’yı da öğrenmiştir.
Molla Abdulğafur Hoca; “Ağabeyin Hasan’ın sohbetini ve hizmetini benim hizmetim
gibi bilesin, sözünden ayrılmayasın” diyerek Şems-i Bitlisinin eğitimini
tamamlaması için büyük oğlu Hacı Hasan Hoca'ya teslim etmiştir.
Ağabeyi Hacı Hasan Hocanın yanında özellikle Tasavvuf eğitimi gören Şems-i
Bitlisi, kısa bir sürede olgunlaşmış, “Arifibillah” düzeye gelmiştir.
Bir tarihte Bitlis’in şimdiki Güroymak ilçesinin Günkırı Köyü'nde üstlenen
Çukur Yöresi ağaları yanlarına topladıkları eşkıya ve Yezidiler'le yol kesmeye,
soygunculuk
yapmaya başlamışlardır. Bitlis emiri Selim Han, bu soruna bir çözüm bulamayınca
Şems-i Bitlisi’nin Hocası Abdulcelil Hocaya ve Şems-i Bitlisi’ye başvurmuştur.
Yapılan görüşmeler sonucunda, bu çapulcuların sözden anlamadıkları anlaşıldığından,
Selim Han’a savaşma talimatı verilmiş ve Şems-i Bitlisi de emrindeki dervişlere
komutanlık yaparak bu zorbalara karşı savaşmıştır. Bu çarpışmadan sonra çapulcular,
bütün çaldıklarını da bırakarak kaçmak zorunda kalmışlardır. Bu olay, Şems-i
Bitlisi’nin cesaretine bir örnektir.
1788 yılının Ramazan ayının 12. günü Kuşluk namazı vakti geldiğinde, hizmetinde
olan dervişler her zaman yaptıkları gibi Şeyhlerini uyandırmaya gelirler. Kapıyı
bir süre çalmalarına rağmen içeriden ses gelmeyince hemen durumu Oğlu Abdulğafur
Efendi ile Hoca İsmail Efendi'ye bildirirler. Bunlarında seslenmelerine rağmen
içeriden cevap gelmeyince içeri girmek zorunda kalmışlardır. Yatakta, yüzü
kıbleye dönük olarak vefat eylediğiNİ görmüşlerdir. Bitlis’in Güneşi olan bu
yüce kişi, 73 yaşında hayatını noktalamıştır.
Şems-i Bitlisi’nin cenazesi tekbir ve dualar eşliğinde kaldırılarak dedesi
ve babasının gömülü olduğu, şimdi kendi ismiyle anılan Şems-i Bitlisi Mahallesindeki
bugün ki yere defin edilmiştir. Daha sonra mezarının bulunduğu yere Şeyhü’l-emir
tarafından dikdörtgen şeklinde bir türbe yaptırılmıştır. |
Siirt İli'nin Şirvan İlçesi'nin İskambo Köyü'ndendir. Babasının adı Ebdal’dır.
Hangi tarihte doğduğu kesin olarak bilinmediği gibi, ne zaman Bitlis’e
geldiği de bilinmemektedir. Ancak 18. asrın Bitlis’in altın çağı olması
nedeniyle diğer önemli bazı şahsiyetler gibi bunun da bu asırda Bitlis’e
geldiği tahmin edilmektedir. Şems-i Bitlisi’nin en yakın dostu, sırdaşı
ve karındaşıdır. İnsan sevgisi ile dolu olan Şems-i Bitlisi ve Hacı Hasan
Şirvani Hoca'nın dostluğu ender rastlanan bir mükemmelliktedir.
Hacı Hasan Şirvani Hoca henüz 10 yaşlarında iken, birçok aşık ve sadıkları
hayran bırakacak şekilde ilim öğrenmeye başlamıştır. Ergenlik çağında ticarete
atıldığı görülmektedir. Alışverişlerinde doğruluğa, dürüstlüğe, ölçü ve
tartıya son derece riayet etmiş, asla alışverişlerinde yemin etmemiştir.
Temizliğe karşı aşırı zaafı bulunduğundan, müşterilerinden aldığı paraları
evinde akşamları sabunlu suyla yıkamıştır. Elden ele dolaşan paraların
mikrop yuvası olduğunu çok iyi biliyordu. Uzun süre bakkallık yaptıktan
sonra bezirgânlığa başlamıştır. Aynı ticaret ahlakını bunda da göstermiştir.
Hacı Hasan Şirvani Hoca, Hicri Ramazan 1202, Miladi 1788 tarihinde Bitlis’te
vefat etmiştir. Türbesi; Diyarbakır yolu üzeri, Alemdar Camii karşısında,
Tekel Sigara Fabrikasının altındadır. Bugün ki türbe Şerefhanlar Sülalesinden,
Cevahir Hatun tarafından yaptırılmıştır. Taştan yapılan kubbenin altında
başka mezarlarda bulunmaktadır. Bu zatın kabri üzerinde bir sanduka olup,
kitabesi yoktur.
Üryan Baba’nın esas ismi Mahmut olup, aslen Ahlatlıdır. Bazı kaynaklar da ise
asıl isminin Seyyid Baba olduğu ve Peygamberimizin sülalesinden geldiği zikredilmektedir.
Üryan Baba, kendisini hak yoluna adamış bir kişidir. Dünya nimetlerini bir
yana bırakarak, çok az insanda görülen “nefis terbiyesini” kendi kişiliğinde
gerçekleştirmiştir. Dünyaya sarılmadığı gibi, dünya malına da değer vermemiştir.
Dünyada sahip olduğu tek malı bedenine sardığı bir abadır. Bundan dolayı kendisine
“Üryan Baba - Çıplak Baba veya Çıplak Şeyh Babo” denilmiştir.
Üryan Baba Şems-i Bitlisi’nin hayranıdır. Ahlat’tan Bitlis’e gelerek bu zata
bağlanmış, vefatına kadar yanından ayrılmamıştır. Kısa bir süre içinde Şems-i
Bitlisi’nin sevgisini ve dostluğunu kazanan Üryan Baba, Şeyhi tarafından büyük
bir özenle yetiştirilmiştir. Şeyhinin vefatından sonra onun postuna oturmuş,
onun yerine geçmiş, hayatının sonuna kadar tam bir sadakatle onu temsil etmiştir.
Üryan Baba gerçekte dış görünüşe hiç önem vermezdi. Onun değer verdiği insanın
iç alemiydi. Bir insan olarak fani olan varlığını, baki olan tek varlıkta,
Allah’ın varlığında yok etmesini bilmişti. Kendileri, Müştak Babanın yazmış
olduğu esere; “Asarü’l-Müştak, Esrarü’l-Uşşak” adını vermiştir.
Müştak Baba, 1759 (H. 1172) tarihinde Bitlis’te doğmuştur. Asıl adı Muhammed
Mustafa’dır. Müştak Baba'nın kullandığı mühürde “Muhammed Mustafa Müştak-ı
Didar” yazılıdır. Babası Molla İbrahim, anneleri ise Güneş Hatundur. Annelerinin
nesebi,
Gavs-ı Azam Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretlerine dayanmaktadır. Müştak Baba
on yaşındayken babasını kaybetmiş, onu dedesi Hacı Süleyman Hoca büyütmüştür.
İlk mektepten sonra 12 yaşında dedesi tarafından Medreseye bırakılmıştır. Ancak
bu yaştayken Mustafa Medreseden kaçarak sık sık saza, söze, musikiye ve şiire
meyletmiştir.
Medreseden kaçtığını duyan dedesi Süleyman Hoca onu cezalandırma yoluna gitmiştir.
Dedesi, torununu beklediğinden farklı bir boyutta bulmuştur. Onun büyük bir
ilim sahibi, tasavvuf ehli birisi olmasını beklerken o çalgıya, söze, şiire
yönelmiştir. Dedesi 15 yaşından itibaren torununun, belki daha fazla saygı
göstereceği bir Mürşit yanında yetişebileceğini tahmin ederek, Hersan Mahallesi'nde
oturan, Bitlisin Güneşi, Şems-i Bitlisi’nin yanına vermeye
karar vermiştir. Şems-i Bitlisi aynı zamanda müştak babanın amcasıdır. Bir
müddet amcasının yanında ders alan Müştak Baba, amcasının tavsiyesi üzerine
20 yaşından itibaren, Hacı Hasan Şirvani Hoca'nın yanına verilmiştir. Bu zatın
yanında kaç yıl kaldığı bilinmemektedir. Hacı Hasan Şirvani’den icazet (diploma)
almıştır. Daha sonra Mürşitlik makamına oturarak irşada başlamıştır. Müştak
Baba, Hacı Hasan Şirvani’den sadece tasavvuf dersi almamıştır. Bir musiki hayranı
olan hocasından musiki alanında da dersler almıştır. Musikinin bütün inceliklerine
vakıf olan Müştak Baba, musikinin ruh hastalarını tedavi etmede bir vasıta
olduğuna kesinlikle inanmıştır. Müziğin; ruhun gıdası olduğunu yıllar önce
Müştak Baba söylemiştir. Bu durumu bir şiirinde şöyle dile getirmektedir:
Ehl-i şikem idrâk edemez musiki ilmin,
Pakize-eda, cana safâ, ruha gıdadır.
Âvâz-ı bülend ile demiş Hazreti Lokman,
Hikmetle teğanni maraz-ı aşka devadır.
Musikide oldukça yol alan Müştak Baba ud çalmakta şöhret kazanmıştır. Hatta bu
sahada operaya benzeyen ve Bitlis’i tanıtan tarihi ve edebi bir
Salname (Yıllık) yazmıştır. Yazdığı bu eseri Üryan Baba'ya itham
etmek istemiştir. Yazdığı bu eserle, Üryan Baba'nın huzuruna
varır. Kısa bir sohbetten sonra Üryan Baba: “Ey Mustafa! Senin
koynunda
bir cevahir vardır.” Deyince, Müştak Baba yazmış olduğu kitabını
takdim eder. Seyyid Üryan Baba, bu eseri evirip çevirdikten sonra
bu iltifata lâyık olmadığını, ancak esere isim verebileceğini
söylemiştir. Sonunda esere Asar-ul Müştâk fi Eser-il (Esrar-ul)
Uşşak” ismini vermiştir.
Esere verilen bu isim, aynı zamanda Şeyh Mustafa’ya da mahlas olmuştur. Bu
hadiseden sonra Mustafa ismi unutulup Müştak mahlası ile anılmıştır.
Esere isim veren Üryan Baba'nın ismindeki Baba kelimesi de alınarak
şeyh Mustafa’ya Müştak Baba denilmiştir. Esere de kısaca Asar
adı verilir. Belli bir çağa gelen Müştak Baba Bitlis’te evlenmiştir.
Bu evlilikten biri erkek, ikisi kız olmak üzere üç çocuğu dünyaya gelmiştir. Kızlarından birisi Tafte Hanedanından Ahmet Bey'le,
diğeri de Ahmet Muhlis Paşa ile evlenmiştir. Oğlu Edhem Baba
ise Müştak
Babanın ölümünden sonra da onun ismini yad eden, ona layık olan
bir evlat olmuştur. İlim, terbiye ve irfan yönüyle mükemmel
olan bu insanın şahsiyeti de o derece mükemmeldir. Hiçbir zaman
nefsine yenik düşmemiştir. Kimseye üstünlük taslamadığı gibi,
gurur ve kibirden kendisini soyutlamasını bilmiştir. Sultan II.
Mahmud’un en gözde nedimlerinden birisi olmasına rağmen bu makamını
asla kötüye kullanmamıştır.
Gerek engin kültürü, gerek şiirdeki dehası, gerek musikideki icra yeteneği
ve gerekse düşünceleriyle çevresinden daima takdir toplamış,
Şeyh-ül Mütehayyirin lakabıyla anılmıştır. Müştak Baba, 1832
yılında İstanbul’dan ayrılarak Bitlis’e dönmüştür. Dönüş esnasında
yol güzergahında olduğundan, Muş’a uğrar. Birkaç günlüğüne orada
kalır ve orada katledilir.
1 - Âsârü’l Müştak Esrarü’l-Uşşak. (Asar) (Biyografidir)
2 - Divan-ı Müştak Baba.
3 - Mektubat-ı Kimya-yı Müştak.
4 - Baharname. (Farsça divan)
5 - Mişkâtü’l-Müştak Mir’atü-l Uşşak.
Başlı başına bir eser olan Müştak Baba'nın divanı çok ilginç bilgiler vermektedir.
Ankara’nın Başkent olacağını 140 yıl önce Müştak Baba müjdelemiş ve divanında
da zikretmiştir.
Müştak Baba, divanında Bitlis iline aşağıdaki methiyeyi yazmıştır.
Reşk âvare-i cinandır, gülzar-ı şehr-i Bitlis.
Firdevs-i âşikandır, aktâri şehr-i Bitlis.
Her bağı dilküşadır, Cennet desem sezadır,
Dert ehline devadır, ezhâr-ı şehr-i Bitlis.
Irmakları behirgâh, şevk ile söyler Allah,
Bağdat’ta buldular râh, enhar-ı şehr-i Bitlis.
Gırbali zer cü kefser, ser çeşme-i İskender,
Sularla zibü ziver, eşçar-ı şehr-i Bitlis.
Her ruz-i iyd-ü Bayram akşam-u Şamu,
Uşşâkabahş eder kâm, eshar-ı şehr-i Bitlis.
Bilcümle hankâh-ı, meyhane-i ilâhi,
Mestaneler penahı, âsâ-ı şehr-i Bitlis.
Hep mübed-ü cevami, medrese-ü sevami,
Olmuş cihane lânı, envan-ı şehr-i Bitlis
Seyr eyle Didebana, ser çekmiş asumana,
Ta’neyler İsfehana, kühsar-ı şehr-i Bitlis.
Hübani b-inihayet, mahcup olur begayet,
Her birisi bir afet, dildâr-ı şehr-i Bitlis.
Müştak-i var herbar, vazi etse ehl-i eş’ar,
Binde bir olmaz izhar, esrar-ı şehr-i Bitlis.
Fıkıh, Tefsir ve Hadis Alimi olup tasavvufun ehli büyüklerindendir. Asıl ismi
Halil bin Hüseyin es-Si’ridi el-Ömer’dir. Miladi 1754 (hicri 1167) tarihinde
Bitlis’in Hizan Kazası'nda doğmuş, 1843 (Hicri 1259) tarihinde Siirt’te vefat
etmiştir. Kabri Siirt’tedir.
1 - Tefsirü Tabsırat-il Kulûb fi Kelami Allâm-il-Guyup
2 - Tefsirun âhar ila sûret-il Kehf
3 - Diyaü kalb-il-arûf fit-tecvidi ver-resmi ve ferşey-il-hurûf
4 - Şerhun alâmanzûmet-iş-Şatıbi fit-tecvid
5 - Mansûl-ül-mevahib-il-ehadiyyeti fil-hasâisi veş-şemail-il-Ahmediyye
6 - Te’sisü kavaid-il-akâid alâ mâ sahha min ehl-iz-zâhir vel- bâtın min-el-avâid
7 - Mulahhas-ül-kavâti’ vez-zevacir
8 - Kitabûn fi usûl-il-fıkh-iş-Şafii
9 - Kitabûn fi usûl-il-hadis
10 - Zübdetü mâfi fetâv-el-hadis
11 - Muhtasar-u Şerh-is-Sudûr fi şerh-il-mevti ve ahvâl-il-Kubûr
12 - Minhâc-üs-sünne fi ahvâl-is-sûfiyye (manzum bir eserdir)
13 - Nebzetûn min-el-mevâhib-il-medeniyyeti fiş-Şathiyyâti Vel-Vahdet-üz-
zâtiyyeti
14 - Nehc-ül-enâm fil-akâid (manzum eserdir)
15 - Şerhun alâ kasidet-il-hemziyye
16 - Risale fil-ma’fuvvât
17 - Ezhâr-ül-ğusûn min me’kûlâti erbab-il-fünûn
18 - El-Kâmûs-üs-sâni fin-nahvi ves-sarfi vel-me’âni
19 - Risaletûn fi ilm-il-mantık
20 - Risâletûn fil-mecâz vel-istiâre
21 - Risâletün fi adâb-il-bahs vel-münazara (manzum eserdir)
22 - Risâletün fil-va’z
23 - El-Mantûk-uz-zümridiyye nazmu telhis-il-miftâh
24 - Manzûme fi mevlid-in-Nebiyyi
Bitlis’in Hizan ilçesinde yaşadığından dolayı Gavs-ı Hizani lakabıyla anılmıştır.
Esas ismi Seyyid Sıbgatullah-il Arvasi olan bu zatın soyu Hazreti Resullah’a
(S.A.V) dayanmaktadır. Asılları Bağdat’tan gelmiştir. Gavs-ı Hizani (K.S.)
Hazretleri, Hicri 1245 (Miladi 1829) tarihinde, İslami ilimlerle meşgul olmaya
başlamıştır. Bu tarihte Van’da bulunan Şeyh Muhyiddin’in sohbetlerine katılmış
ve ondan dersler almıştır.
Şeyhin vefatıyla beraber Cizreli Şeyh Halid’in yanına gitmiştir. Bunun da vefatından
sonra sırasıyla, Şeyh Salih-i Sipiki, Bitlisli Şeyh Musa ve yine Bitlisli Şeyh
Abdulkadir’in yanlarında dersler alarak sohbetlerinde bulunmuştur. Hicri 1287
(Miladi 1876) yılında Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Gayda’da vefat eylemişlerdir.
Kabri şerifleri buradadır.
Kamuran İnan ve Edip Safter Gaydalı’nın büyük dedesi olan Gavs-ı Hizan-i, asla
doğruluktan, dürüstlükten ayrılmamış, en büyük makamdan, en küçük makama kadar
olan bütün insanların teveccühünü kazanmıştır.
Hulusi Bitlis-i Aktürk, 1881 yılında Bitlis’te doğmuştur. Belli bir süre Ağır Ceza Reisliği yapmış, 1967 yılında Ankara’da vefat etmiştir.
Birçok basılı eseri bulunmaktadır. Bu eserler:
Elvahi Seba
Miftah-i Hakikat
Matem
Terkib-i Bend
Haklı Sözler
Cihanşumul Sözler, yahut felsefi vecizeler.
Halk arasında Hazret olarak bilinen Şeyh Muhammed Diyauddin (Ziyauddin), 1855
yılında Bitlis Hizan ilçesine bağlı Usba Köyü'nde doğmuştur. Seyda-i Taği
diye bilinen Abdurrahman-i Taği’nin oğlu, Nakşibendi Tarikatının mürşidi
kamilidir. Muhammed Diyauddin Hazretleri'nin aile çevresi dindar insanlardan
oluşmuştur. Çocuk iken eğitime başlamış, ilk eğitimini babası Abdurrahman’i
Taği’den almıştır. Babasının vefatına kadar onun ilminden istifade eden bu
zat, eğitimine Şeyh Fetullah Verkanisi’nin yanında devam etmiştir.
Muhammed Diyauddin’nin Güroymak’ta bulunan ilim yuvası, Rusların Doğu Anadolu’yu
işgale başlamasıyla bir askeri teşkilat haline gelmiştir. Barışta talebelerine
hocalık eden bu zat, savaşta yine talebelerinin başında komutanlık yapmıştır.
Hazret’e göre, Vatan müdafaası bütün ilimlerin üzerinde gelmektedir. I.
Cihan Harbinde Ruslara karşı büyük savaş vermiş, Belican mevzilerini savunma
sırasında Karaağlı Köyü'ndeki müdafaada, yanında patlayan bir top mermisinin
şarapneli sağ kolunu koparmıştır.
Bu hizmetlerine karşılık olarak Sultan Reşat tarafın-dan kendisine bir takma
kol ve madalya verilmiştir. Mustafa Kemal tarafından bu zata, gösterdiği
kahramanlıklardan dolayı yazılmış bir teşekkür mektup bulunmaktadır.
1923 yılında Güroymak’ta hakkın rahmetine kavuşmuş, Güroymak’ta bulunan babalarının
yanına defnedilmiştir.
Günümüzde Bediüzzaman olarak bilinen Said Nursi 1873 yılında Bitlis’in Hizan
ilçesinin Nurs Köyü'nde doğmuştur. Zekası, takvası ve dinine sadakatı, kısa
zamanda
etrafta tanınmasına neden olmuştur. Kısa bir süre Van’da kalmış, medrese tahsilinden sonra ilmi ile hocalara ders verecek duruma gelmiştir.
Said Nursi Birinci Dünya Savaşı başladığı vakit Ağustos 1915’de Enver Paşa'nın
emriyle Süphan Dağında Milis Alayları kurmuş, kendisi de Milis Albayı olarak
atanmıştır. 4000 - 5000 kişiden oluşan bu birlik, keçeden yapılmış külah giydiklerinden,
kendilerine Keçe Külahlılar ismi verilmiştir. Said Nursi önceleri Ermeni Taşnak
Komitesi'nin yaptıklarına fazla sesini çıkarmamış, ancak Ermeni zulümlerinin
artması ve küçük yaştaki çocukları vahşi bir şekilde katletmeleri üzerine,
talebeleriyle birlikte Taşnak Komitecilerine karşı savaşmak zorunda kalmıştır.
Muş’un düşman eline geçmesiyle 14 adet topu, düşman kuvvetlerinin eline geçmiştir.
Said Nursi milisleriyle beraber Muş istikametine giderek bu 14 adet topu düşman
elinden alarak Bitlis’e getirmiş, 3-4 gün şehrin savunmasını sağlamıştır. Bu
süre içinde de Bitlis halkının bir kısmı göç ederek kurtulmuştur. Ahali Bitlis’ten
çekildikten sonra talebeleriyle beraber il de kalarak savunmaya devam etmiştir.
Sonunda 3 talebesiyle birlikte 33 saat su ve çamur içinde hem
yaralı ve hem de ayağı kırık olarak bir köprü altında gizlenmiştir. Aşırı kan
kaybından ve şiddetli soğuktan hayatı tehlikeye girince, onu kurtarmak gayesiyle
talebelerinden birisi Rus askerlerine yerini göstermiş ve gece vakti Ruslar
esir almıştır. Said Nursi’yi diğer esirlerle birlikte önce Van’a, sonra Culfa,
Tiflis, Kloğrif ve oradan da Kosturma’ya (Sibirya) götürmüşlerdir. 1918 yılında
Rusya’dan firar eden Said Nursi, önce Leningrad’a (St. Petersburg) oradan Almanya’ya
ve daha sonra İstanbul’a gelmiş, 23 Mart 1960 tarihinde Urfa da hakkın rahmetine
kavuşmuştur.
Hayatı boyunca yaklaşık 130 eser yazmış ve yayınlanmıştır. Bazı eserleri şunlardır:
Sözler
Şualar
Lema’lar
Mektubat
Emirdağ Lahikası
Barla Lahikası
Kastamonu Lahikası
Mesnevi Nuriye
Asa-ı Musa
Şeyh Mehmed-i Küfrevi Hazretleri Siirt ilinin
Küfre köyünden bir asır önce Bitlis’e gelerek yerleşmiştir. Bitlis’in
Kızıl Mescit Mahallesinde ikamet eden Şeyh Mehmed-i Küfrevi olgunluk,
fazilet timsali olmuş, ilmi kariyeriyle çevresinde şöhret kazanmıştır.
Fakir halka ve evine gelen misafirlere karşı
gösterdiği şefkat ve insanlığa olan büyük hizmetleri ile kendisini
sevdirmiştir.
Bu zat, Osmanlı döneminin Padişahlarından
saygı ve itibar görmüştür. 1898 yılında Sultan II. Abdülhamit,
İstanbul’dan mimarları göndererek Kızıl Mescit Mahallesinde Küfrevi
türbesini yaptırmıştır. Altın ve gümüş kaplamalarla süslü olan
türbenin kapısı, 1916 yılında Bitlis’in işgali sırasında Ruslar
tarafından sökülerek götürülmüştür.
Bu zatın sülalesinden olup
önemli yer tutan ve Küfrevi soyadını taşıyan kişiler şunlardır:
Bu zat gerek Bitlis’in işgali ve kurtuluşunda,
gerek İstiklal harbinde ve gerekse Cumhuriyetin kuruluşunda isminden
sıkça bahsedilen önemli kişilerden birisidir.
Kasım 1916 yılında
Bitlis’i ziyaret eden Mustafa Kemal, Küfrevi ailesini ziyaret
etmiştir. Bu ziyaretten
memnun kalan Andülbaki Küfrevi’nin annesi Fatma Hanım Atatürk’e:
“Allah seni padişah yapsın” şeklinde dua ettiği evlatları tarafından
anlatılmaktadır. Mustafa Kemal’in Abdulbaki Küfreviye değişik
tarihlerde gönderdiği 5 adet mektubu bulunmaktadır.
Abdülbaki Küfrevi’nin oğludur. 1920 yılında Bitlis’te doğmuştur.
Küçük yaşta fıkıh, tefsir ve
kelam dersleri almıştır. Öğrenimini İstanbul’da sürdürmüş, İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olmuştur. IX-X-XI dönemlerde
Ağrı milletvekili olarak meclise girmiştir. 1964 yılında itibaren
de tekrar 13 ve 14. dönem Ağrı milletvekili olarak meclise girmiştir.
1973 ve 1977 yıllarında Ağrı Senatörü olarak seçilmiştir.
İngilizce,
Almanca, Fransızca, Farsça ve Arapça bilen, çok sayıda araştırma
ve makaleleriyle kitapları
bulunan bu zat, 1992 yılında hakkın rahmetine kavuşmuştur. Mezarı
Eyüp Sultandadır.
|