| ::
Parlamento Dergisi Yazısı... |
Brüksel uçaklarında ve otellerinde artık daha rahat yer bulabiliyorsunuz.Geçen
hafta pek şansınız yoktu...Nedeni basit.Türkiye, üyesi olmaya çalıştığı
AB’nin merkezine,250’den fazla sivil toplum örgütü, iş dünyasının temsilcileri
ve tabi ki hariciye kurmaylarıyla, hükümetiyle bir karargah kurdu.Ankara
menşeli, Brüksel yerleşimli bu karargah,AB’nin, ya da bir başka deyişle
Rum etkisindeki AB’nin, dayatmalarına boyun eğmemiş ve masadan “ fifty-
fifty ” kalkmıştır.
Ada’nın coğrafi konumlama açısından Eski Kıta’yla hiçbir
bağlantısı olmamasına rağmen 1 Mayıs 2004 itibariyle Avrupalı sayılması
, sorunu çözmedi gördük ki.Annan Planı’na inanarak, oylarını bu yönde
kullanan Kıbrıs Türkleri’ni içine almadığı belli olan AB’nin Kıbrıs
tanımı, Sn. Başbakanın yerinde tavrıyla ters döndü. Zira Kıbrıs’tan
kastın, adadaki Türk Cumhuriyeti’nin olmadığı, Brüksel’deki dayatmadan
açıkça anlaşılıyordu.
Biz daha işin A’sındayken ve B’ye gelmeye çalışırken, bir
baktık ki,AB’liler K’ye gelmiş ve Kıbrıs diyorlar.Belli ki işi Z’ye
getirip, oldu bittiyle, bu işi tamama erdirmek istiyorlardı.Avrupalı
dostlarımız bizi AB’ye girmeye hazır görürler ya da görmezler bilemem.Bildiğim,
bu işi “ oldu da bitti maşallah”a getirmeye çalışanlara direnecek; bu
istekte olanların ekmeğine yağ sürmeyecek kadar duyarlı bir heyetin,
Brüksel’de Sn. Başbakan ve Sn. Gül’ün başkanlığında görevde olduğuydu.Çinliler
Türkleri kendi tarih kitaplarında, “ at üzerinde uyurlar, hep uyanıktırlar”
diye tanımlarlar.Sayın Başbakan’ın 2 saatlik bir uykuyla görüşmeleri
sürdürüp masadan , her istediğimizi alamasak bile, AB’nin de her istediğini
vermeden kalkması bu sözü hatırlattı bana.Mücadeleci ve kararlı...
Sayın Başbakan kararlıydı giderken.“ Avrupa’nın delisi değiliz ” diyordu geçenlerde.Ve
17 Aralık’ın hemen öncesinde Putin’le görüşerek, sanki bir şeyler söylemeye
çalışıyordu...Ve gördük ki, masada da kararlı davrandı.Unutmamak gerekiyor
ki, bizim AB’ye ihtiyacımızdan çok, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var.Bugün
eski Doğu Bloku ülkeleri, hala komünizm solukluğundaki sokaklarına ya
da Kıbrıs Rum Kesimi coğrafi uzaklığına rağmen AB üyesi oluyorsa, Türkiye’nin
üyeliği tartışılmamalıdır bile.1900’lerin başında İngiltere’nin en prestijli
üniversitelerinden olan Cambridge’de yayınlanan bir kitapta Türkiye
hem Asya, hem Avrupa ülkesi olarak gösteriliyor.Avrupalılığa nereden
baktığınıza göre değişiyor, bu tanım.Bugün Trakya’da küçük bir parçasına
sahip olduğumuz Avrupa’da bir zamanlar, büyük bir medeniyetin kurucusu
olduğumuzu unutmayalım.
AB’nin bize ihtiyacı var.Çünkü, küreselleşme tehdidiyle karşı karşıya kalan AB
ülkeleri, içe dönük bir kimlik arayışına yönelmektense, Malta gibi,
Estonya gibi,Slovakya gibi ülkeleri de içine alarak, güçlenmeye çalıştı.Burada,
stratejik açıdan Türkiye, son 10 üyeden ya da aday diğer ülkelerden
daha büyük bir öneme sahiptir.İKÖ’nün Genel Sekreterliği’ni de yürüten
Türkiye’nin , kendi bölgesinde ve Arap coğrafyasındaki etkinliği, sınırları
İran-Irak’a dayanmış bir AB’nin işine gelir.Zira Rusya’nın yıllardır
destek vermediği Türkiye’nin Kıbrıs politikası, Türkiye’nin İKÖ’deki
konumundan sonra değişti.Çeçen sorunuyla uğraşan Moskova, Arap destekli
olduğunu düşündüğü eylemleri Türkiye eliyle engelleme planları yaparken,
ilk defa 14-16 Haziran’daki İKÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda KKTC
ile doğrudan temasa geçerek bir başka mesaj vermeye çalışıyordu.Bu açıdan
bakıldığında, Arap dünyasında bilinen enerji kaynaklarının yanı sıra, Türkiye topraklarında olduğu var sayılan ve Dünya rezervinin % 65’ini teşkil
ettiği belirtilen bor kaynaklarına -ki, geleceğin enerji kaynağı olarak
görülüyor- yakınlık, genç nüfusunu yitirmiş yaşlı Eski Kıta’nın sakinlerinin
işine gelir.
|
Putin ziyareti galiba AB’nin eteklerini tutuşturmaya yetmedi
ama Sayın Başbakan’ın resti, yeterli oldu.AB sürecini başlattığımızdan
beri, hep tavizkar olmakla suçlandık. “Uslu çocuk” gibi algılandığımızı
biliyorum.Uslulukla, efendilik bir değildir.Gerektiğinde masaya yumruğunu
vurup kalkmasını bilen ama diplomasiyi de en ince detaylarına kadar işleyen
ve kullanan bir üsluptur bu. Yani uslu çocuk değil, “ usturuplu bir diplomattı
” Türkiye o geceyarısı.
AB’nin bizi eleştirirken, eleştirilecek duruma düştüğü olaylar
malumdur.Hep yapıcı olmaktan yanayız.Ama kimsenin de bizi yıkmasına izin
verecek değiliz.Biz anadilde eğitime ve yayına serbestiyet kazandırırken,
AB Dönem Başkanı’nın ülkesinde, azınlık okulları kapatılıyor.Hem de, Hollanda’da
yaşanan olayların, ülkede yaşayan Türklerle hiç alakası yokken.Bir film
yönetmeninin Marokenler tarafından öldürülmesiyle kopan fırtına, Türkleri
de içine alıp, eğitimlerini aksatacak kadar savuruyordu boşluğa.Ermeni
meselesinin ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulması ise bir başka konu.Chirac’ın
17 Aralık’ın hemen ertesindeki sözleri, 17 Aralık’a kadarki destekleyici
sözleri kadar önemli ama çelişiktir.Ermeni Mezalimi tanımının kabullendirilmesine
yönelik sözleri, her ne kadar ilerleme yolundan bizleri geri çevirmese
de, şaşırtmadı da diyemeyiz.Ermeni olayını damarlarına kadar yaşamış memleketim
Bitlis’te, yaşlıların anlattıklarını dinlerken insanın boğazı düğümleniyor.Buna rağmen, bizim gündeme
getirip kin gütmediğimiz bir konuda, dostluk çağrıları yaparak el uzattığımız
ve hatta Oliver Stone’yi Kültür Bakanı nezdinde kabul ettiğimiz bu günlerde,
bu konunun AB ile ilintili bir anlayışla gündeme gelmesini anlamakta müşkülat
çekiyorum.Batılı dostlarımızın “ hocanın dediğini yap, yaptığını yapma
” şiarındaki tavrını gözden geçirmesinde,fayda vardır diye düşünüyorum.
Tarım ve serbest dolaşımdaki derogasyonların yumuşatılması,
oldukça önemli bir gelişme.Zira nüfusunun direk ya da dolaylı şekilde
% 40’ını ilgilendiren Türkiye’de tarım alanında bir kısıtlamanın olması,
durumu zora sokardı.Ayrıca açık ucun bir nevi kapatılması ve tam üyelik
müzakeresi adını alması ve hatta bunun karar metnine eklenmesi, olayı
gerçeğe çok yakın kılmaktadır.
Ortaokuldan bu yana, okul kitaplarından öğrendiğimiz “ Asya’yla
Avrupa’nın köprüsü Türkiye ”, silkinip doğruluyor.Ve cephede kazandıklarımızı
masada verenlere inat, hakkını aramayı sürdürüyor.Köprünün ağırlığını
sırtında taşımaktan öte, ağırlığı paylaştırmaya çalışıyor.Yine de yükümüz
ağır, yolumuz uzun.Sayın Başbakan’ın ifadesiyle “tamamen başarmadık, sadece
başardık ”. AB içindeki muhalif grubun direnç göstereceği kesin.Türkiye’nin
öncülüğünü yaptığı dinler arası diyalogun konuşulduğu günümüzde,Hristiyan
Demokratlar’ın sadece Hristiyanlığı öne çıkarıp demokratik ölçülere çok
yaklaşmaması ya da Avusturya Başbakanı Schüsell’in süreç sonundaki referandum
ikazı, yolumuzun çetin olduğunu açıkça gösteriyor.Ama 40 yılda yapılamayanın,
2 yılda yapılabilmesi umutlarımızı, inancımızı artırıyor.Bu açıdan komisyonların
çalışmaları ve özellikle Sn. Adalet Bakanımız’ın özverisi çok önemlidir.Kendilerine
şükran borçluyuz.
Türkiye, yönünü belirlemiş, rotasını çizmiş, yasalarını çıkarmış,
geleceğini bekliyor.Artık bahane kalmadı.3 Ekim’e kadar yapmamız gerekenler
varsa, çıkarmamız gereken yasalar olursa, hazır olduğumuzu iyi niyetle
gösterdik.Bizim dostane tavrımıza, Avrupalı dostlarımızın hasmane davranmayacaklarından
eminim.Çünkü artık yolumuz ortak.Bizi daha da anlayacaklarını düşünüyorum.“Biz”
olarak masada direndiğimiz Avrupa’da yine “ biz ” olarak var olacağız.Ve
geleceğin Avrupası da, bizlerin yapılandırdığı bir tipte gerçekleşecek.Kendini
bilen, karşısındakini anlayan ve saygılı.Umutlarınızın daim, hayallerinizin
kaim olması dileğiyle yeni yılınızı kutlarım. |
|
Türkiye çok şeyi tartıştı bugüne kadar.Ama bana göre tartışılması ilk
gereken konu açık: Hayatta tesadüf var mıdır, yok mudur?
Olanca zenginliğine rağmen, bu ülkede çarkın dişlileri
bir türlü birbiri üzerine oturmuyorsa ve düzen bir türlü tutmuyorsa,
septik bir rasyonalizmle yorum üretebilirsiniz pekala.Yaşananlar bir
tesadüften mi ibaret yoksa bir yapboz mu?
Bazı güçlerin “ her yol mubah ” tasarrufuyla davranmaları,
onları kendi açılarından muratlarına ermeye namzet kılarken; giden,
dikkatsiz davranan bizden gidiyor.Ortaya, güçleri “ tuzak ” olanların
sinsi planlarına bükük boyunla rağbet etmek düşüyor:Misyonerler işbaşında.Dikkat!
Belki de vehme kapılacak çok da kara bir tablo yok ortada.
Amma tedbirin, tevekkülden önceki adım olması ve hatta tedbirin alınmadığı
vaktin sonuçlarının savaş kayıplarından tutun da koca bir devletin
tarihten kaybına varıncaya dek bir dizi kedere vesile olması, duyarlılığımızı
artırıyor doğrusu.
Neden- sonuç ilişkileri, sosyolojinin ve psikolojinin
çok önemli bir bulgu değeridir.Toplum olarak, sonuçlarla uğraşmayı
daha çok seviyoruz.Nedenler, nedense hep atlanır.Oysa, sonucu oluşturan
sürecin hareket noktası ve zaman dilimi değil midir, neden?
Bugün misyonerlik faaliyetlerinin varlığını kabul ediyor
muyuz, etmiyor muyuz, buradan başlayalım.Eğer ediyorsak, neden ve nasıl
sonuç alıyor misyonerler, buna bakalım.
Misyonerlik teşkilatları, siyasi otoriteyle mutlaka ilişki
içinde olmuştur.15inci yüzyıl egemenleri İspanya ve Portekiz kendi
aralarında Dünya’yı paylaşırken, ele geçirip sömürdükleri topraklardaki
insanları Hristiyanlaştırmak’la yükümlüydüler.Çünkü kilise, devlet
yönetimindekiler üzerinde güce sahipti.Hayli masraflı olan bu eylemler,
bahse konu devletlerce destekleniyordu.Otoritenin daha sonraki yıllarda
Fransa ve İngiltere eline geçmesiyle Asya’daki bazı milletler sepetteki
zehirli baldan nasibini alıyordu bu sefer: Siyam,Tibet Burma,Malezya,Hindistan.
Tarih süzgecine takılıp da, gözlerden kaçamayan bir husus
da,Almanya Munster’deki İlahiyat Fakültesi’nin 1910 yılında devletten,
misyonerlikle ilgili bir bölüm kurulmasını isterken öne sürdüğü gerekçede
yatıyordu: “ Alman devletinin çağımızda sürdürdüğü kolonileştirme çabalarını
başarılı kılmak için, bu müessese bir zaruret halini almıştır.”
Bir diğer parametre, Hristiyan aleminde dindar insan sayısı
azalırken, misyonerlik teşkilatlarının bütçelerindeki büyük artıştır.Örneğin,İngiltere’de
1975 yılında kiliseye kayıtlı insan sayısı toplam yetişkin nüfusun
% 18.5’i iken, 1994 yılında bu oran % 13.9’a düşmüştür.Bu düşüşün bu
hızla devam etmesi halinde ise,2010 yılında oranın % 10.8 olacağı tahmin
ediliyor.Hristiyanların kendi dinlerine ilgisi bu denli azalırken,
misyonerlik teşkilatlarının faaliyetlerini sadece kilise destekli yürütmedikleri,
gelirlerinin sadece kilise kaynaklı olmadığı düşüncesi geliyor akla.Hele
hele, Katolik Hristiyanlığın lideri Papa’nın 22 Ocak 1991 tarihli bildirisinde
ve nüfusunun büyük çoğunluğu Protestan olan ABD’nin Başkanı’nın 3 Mart
1992’de yaptığı konuşmada dile getirdiği gibi, kilise öğretilerinin
çöken Komünist Blok’a, 3. Dünya ülkelerine ve İslam alemine öğretilmesi
amacıyla, misyonerlerin göreve çağrılmış olması, düşüncemizi haklı
çıkarmaya yetmektedir.
Şimdi işe bu noktadan bakarak, bir kısa yorum yapalım.Yazımızın
başından beri anlatmaya çalıştığımız faaliyetler ne için, ne uğruna
yapılıyor?Sadece bir dini yaymak için mi, yoksa toprak elde etmek
için mi?Veyahutta bir taşla iki kuş vurarak, her ikisini birden mi
yapmak?Son
seçenek akla daha bir yatıyor.Din kavramı, ilkel toplumlardan bu
yana yaşamıştır.Çünkü insanların inanma ihtiyacı vardır.
Kendinden daha büyük bir akla ve güce tapınma ihtiyacı ve
hassasiyeti vardır insanoğlunun.Pagan toplumlar bile bunu böyle yaşamışlardır.Öyleyse
insanların bu yönünü pekala kullanabilirsiniz.İnsanları zayıf anlarında,
zayıf noktalarından kavradınız mı, işin çoğunu bitirmişsiniz demektir.Peki
nerede hata yaptığımızın farkında mıyız acaba?Madem din olgusu bu kadar
büyük bir açığı kapatıyor, peki biz nereyi açıkta bırakıyoruz, gediği
nerede açıyoruz da farkına varamıyoruz? Ve bazıları içimize kadar sızabiliyor.
|
Cevap çok açık
bence.Önce insan kazanacaklar, sonra da toprak.Çünkü bu insanlar
kendilerini bir dava insanı olarak görüyorlar.Dini ve mili
davaları iç içe olan, bir dava insanı...Bu yüzden de hiçbir kargaşa ortamını
kaçırmıyorlar. Kargaşa yoksa şayet, kargaşayı bizzat yaratıyorlar, sonra
da “ güya ” çözüyorlar.Bu çözümler bazen insani yardım, bazen eğitim
yardımıyla olabiliyor.Cumhuriyetimiz’in kurucusu Atatürk, Fener Rum Patrikhanesi’ne
karşı olduğu için kapatmak
istiyordu.Ama Lozan’da Patrikhane’nin sadece dini faaliyet yapacağına
dair sözlü senet alınmasıyla, memlekette kalmasına izin verdi.Ama Atatürk’ün
iyi niyetini suistimal edenler, “ ekümeniklik ” aşkını, hem de ABD’nin
Ankara elçisi eliyle daha bu yakınlarda yinelemiş ve tepkileri şöyle
bir tartmıştır.Gelen tepkilerle, geri adım atmak zorunda kalmışlardır.1928’de
Bursa Amerikan Kız Koleji’nde Müslüman kızların Hristiyanlaştırılması’nın
ortaya çıkarılmasıyla,Atatürk bir emir vererek okulu kapattırmıştır.Misyonerlik bu sefer de, eğitim
yoluyla işleniyordu.Bazen de, hümanizma eliyle işleniyor, misyonerlik.Kimsesiz
ve fakir çocukların maddi ihtiyaçları giderilirken, manevi açlıklarının
terbiyesi İsevi usullerle sağlanıyor.Oysa ki, Müslüman mahallesinde salyangoz
satmayı biz işgüzarlık olarak biliriz.
Önümüze konulan
hedefler, hep aslında hedefi saptırmak içindi.Belki çok paranoyal
buldunuz cümlemi.Şöyle ki, gelişmişliğin tek adresi olarak
gösterilen Batı bugün, hangi manevi bütünlere yaslanabilmektedir sorarım?
Ailevi değerlerin alt üst olduğu, çılgın bir hayatın özgürlük diye
tanımlandığı
bu
kültür
( ! ) kendini yok ettikten sonra, diğer toplumları hedef almıştır.Namaz
kılıp, oruç tutmanın bazı mahfiller tarafından gericilik gösterildiği,
Kuran’ın da gericiliğin el kitabı olarak adlandırıldığı bir
ortamda, yeni yetişen nesil tabiidir ki,modernizmi Batı’nın değerlerinde
bulacaktır.Çünkü
biz kendi değerlerimizi tanıtmıyoruz ama başkalarını değerlerini
de üstün
bir nimetmiş gibi anlatıyoruz.Kimsenin diniyle, kültürüyle
kavgamız olamaz.Ama itirazımız bizde var olanı, yokmuş gibi anlatıp,
çözüm
için, bilmediğimiz
sokakları bize tarif edenlere.
Görevlerimizi ne kadar yapıyoruz?Kendimizden başlayarak, kısa
bir sorgulama yapalım.Kültürel ve manevi değerlerimizi metazorik
ve antipatik gibi görenlere kanmak, medeniyetin
ölçüsü müdür?Yetişmekte olan nesillere bunun böyle olmadığını
hangi sıklıkta tekrar ediyoruz?Yüce dinimizin bir sevgi dini olduğunu kaç
kere
düşünüyor
ve dile getiriyoruz ömrümüz boyunca?Dinimizi iyi anlayıp yorumlarken
kaç kişiyi bundan nasiplendiriyoruz? Ya da yüce dinimizi “ iyi
” anlıyor muyuz?Kültürümüzü
ne kadar tanıyoruz ve yaşıyoruz?Değerlerimizin erozyona uğramasının
ne kadar önüne geçiyoruz ? “Ben”leri birleştirip, ne ölçüde “ biz
” olabilmeyi başarıyoruz?Kaybettiğimiz manevi reflekslerimize ne kadar
dönüş
yapabiliyoruz?
Çocukla çocuk olabiliyor muyuz?Yaşlılarımıza saygımızı hangi
yollarla gösteriyoruz?Bir bayram gününde, eğilip bir yaşlının elini öpüyor
muyuz
yoksa koşarak denize
mi kaçıyoruz? Sevgiyi ne şekilde birbirimize anlatıyoruz?İmam Hatip’i vaktiyle birincilikle bitiren bir kızımız
Hristiyanlığı seçmesini, “ aradığı sevgiyi bulmakla ” açıklamışsa,
dinimizin sevgi dini olduğunu anlatmamakta aramalıyız biraz da
nedenleri.Yapılan yayınların dikkatsizce yapılması, kullanılan dilin
özensizliği,
ailelerin
duyarsızlığı, okullardaki eğitimin yetersiz kalması, arkadaş
çevresinin negatif etkileri, okunan kitapların kendimizi ifade etmemesi,
izlediğimiz
filmlerin şiddet içermesinin yarattığı bencillik duygusu, her
geçen gün daha çok damarlarımıza girmekte, bünyemizi sarmaktadır.Tüm
bunların
bitim
noktasında da, biz, “ biz ” olmuyoruz artık.Başkalarının özlemlerine
duyarlı, kendine ait olmayan bir hayata öykünen ve “ kendi ”
olmayı beceremeyen bir toplumun tehlikesinedir bu satırlarım.Gözümüzü
kapatıp,bize
susmayı
öğütleyenlerin ereklerini tahlil yeteneğimizi hızla geliştirmeliyiz.
Bizim dinimiz, tebliğ dinidir, size hiçbir şeyi zorla anlatmaz.Anlattığı
zaman da “ Hakk’ı ve hakkı ” anlatır.Allah katından gelen her dine ve mensuplarına
büyük saygımız var.İnsana ve inançlarına büyük saygımız var.Ama bir de
şartımız var: bize de saygı gösterin.İnançlarımıza, yaşam hakkımıza ve
bölünmez bütünlüğümüze.Uluslar arası hukuk uyarınca ve mukaddeslere saygı
gereğince yapın bunu artık !
Beyaz adamlar Afrika’ya misyonerlik yapmak için gidip amaçlarına
ulaşınca, Afrikalılar demiş ki; misyonerler Afrika’ya geldiğinde onların
İncil’i bizim ise topraklarımız vardı.Bize gözlerimizi kapatıp dua etmemizi
öğrettiler.Gözümüzü açtığımızda ise bizim İncil’lerimiz onlarınsa toprakları
vardı.
Şimdi tekrar soruyorum:Hayatta tesadüf var mıdır, yok mudur? |
|
Süha dul artık.. Zahva yetim.. Ama en çok, Küçük Generaller yetim... Bir kasırganın
kopup, birkaç saniye içinde her yeri tarumar etmesi gibi, olanlar. Dimdik bir
kalenin, sinsi bir top marifetiyle, bir kerede yerle bir edilmesi.. 55 yıllık
mücadelenin, sonuna gelinmeden bitirilmeye zorlanması..
Ve akıllarda hep şüphe bırakan , bir ölüm vakası.
O’nu, haki üniforması ve üzerinden saldığı kefiyesiyle tanıdık. Sakallı yüzü
sempatik ve gülümseyendi. Güçlüydü ve kararlıydı o yıllarda, siyah
beyaz fotoğrafındaki kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından, “Filistin”
gibi bakarken... “Dağ rüzgarla sarsılmaz” derken de kararlıydı; çünkü
kararını vermişti, babası O’na bir avuç Filistin toprağı bırakmazken,
o toprakları “mücadele ederek” kazanmaya. Mücadele diyorum , savaş
demiyorum; çünkü tanka karşı sapan, hangi tarihte
bir savaş aleti olabilir ki? Tarih savaşları, kılıca kılıç ya da
süngüye süngü diye yazdı hep. Ama bazı savaşlar, silahsız kazanıldı.
İnançla... Şişirilmemiş bir özgüvenle... Gandhi’nin İngilizleri Hindistan’da
yenilgiye uğratması, çıkrıklarla olmamış mıydı? 19. yüzyılın çıkrıklı
savaşı, 20. yüzyılda bir formel değişiklikle, “intifada” olmuştu.
Ama ben O’nu en çok, küstah tavırlarla soru soran CNN muhabirini, canlı yayında azarlarken hatırlıyorum “Benimle saygılı konuş. Şu
an General Arafat’la konuşuyorsun...”
Batılılar’ın, Doğulu olanlara karşı olan üstten bakışını
bir anda alt üst eden, sert ve buz gibi bir cümleydi duyduklarım.
Ve bunun karşısında, demin bilmiş edalarla konuşan muhabirin sinmiş
hali... Elindeki silahı alıp, kendisine doğrultunca kaçacak delik
arayan bir hal... İşte bu özgüvendi, 55 yıl boyunca mücadelesinde
çoğu zaman yalnız kaldığı halde O’nu yolundan çevirmeyen ve çok
sevilmesini sağlayan. Mücadelesini sürdürebilmek adına sığındığı
ülkelerde bile, O’nu rahat bırakmayan ırkçı Siyonist anlayış... Elde
edemediği ama aslında sahibi olduğu vatanı için çıktığı sefer, her
yeni günde zora girse de, O’nun keyfi hep “küçük generallerinin”
sapanlarından çıkan taşların tanklara isabetinde, yerine gelirdi.
Sabra’da, Şatilla’da vatan mücadelesinin nefesi doldurulurken ciğerlere
küçük generaller tarafından; O kim bilir hangi soluk mum ışığında,
bayrağını dalgalandıracak içli rüzgarı bekliyordu, düştüğü zor durumu
kimseye belli etmeden... O’nu hiç anlamayan, anlamak istemeyen, anlayışsızlığa programlı ırkçılar, Dünya devi ( ! ) birkaç ülkenin yöneticisinin sevgisini
kazanıyordu ama; aynı Dünya’nın kamuoyunun da nefretini, misliyle
kazanıyordu. Daha naaşının kalkmasını beklemeden alelacele yapılan,
timsah gözyaşlarıyla bezeli ve her tarafı sahtecilik, riyakarlık
kokan “başsağlığı” mesajları... Sağlık dilediği o başı, yıllar yılı
kopartmak için, türlü tuzaklarla çevrili bir oyunun bitmesini sevinçle
izleyip, sonra “çok üzgünüz” diyenlerin ikiyüzlülüğü...
Siz hayatınızı bir kutsal amaca adayıp, ölümüne o yolda koşar mısınız?
Siz her an üzerinize bomba yağma tehlikesi olduğu halde, gerçekleri
ne kadar yüksek sesle haykırabilirsiniz? Siz ömrünüzün 55 yılını
ölümle, kanla, tedhişle, tehditle burun buruna ne kadar geçirebilirsiniz?
Daha 19 yaşındayken, patlak veren Arap Yahudi çatışmasına katılıp,
gözünü budaktan sakınmayıp savaşan bu genç adam, 1974 ‘de BM kürsüsüne
elinde bir zeytin dalıyla çıkıp “elimden bu dalın düşmesine izin
vermeyin” diyecek kadar da barışçıydı. Kimilerine göre bir terörist
olan Arafat, barışçılığı konusunda samimi olduğunu ispatlamış olmalı
ki, çok değil sadece 4 sene sonra, 1978 ‘de Nobel Barış Ödülü’nü
almaya hak kazandı. Milletinin davasını Dünya kamuoyuna anlatabilen
Arafat, ne yazık ki gittiği her yerde ırkçı Siyonist anlayışın saldırısına
maruz kaldı. Ürdün’de, Lübnan’da, Tunus’ta bombalar hep O’nun izini
sürdü,
ama bir türlü hedefe varamadı.
|
Çünkü O’nun daha yapacakları vardı... 27 yıllık sürgün hayatı ,barış çabaları,
Oslo Barış Süreci hep bağımsız Filistin Devleti içindi. Zorla ellerinden
alınmış topraklarda, suni yollarla ve cebren, zorbalıkla kurulmuş
bir “yapay devletin” eli silahlı adamlarının Dünya’nın egemenliğine
soyunmuş ve işe Orta Doğu’da Filistin’den başlamış sapkın fikirlerine
karşı; çocukların elindeki kırık sapanla verilen onurlu ve onurlu
mücadele, bugün ışığını kaybetmenin solgunluğu ve ani kaybın doğurduğu
şaşkınlığın acısını hissettirmemeye çalışıyor kendince. Kendimizi
bir an için Ramallah’taki o kalabalığın yerine koyalım lütfen.. Ne
hissederdik, neler yapardık ve neler hissedip yapmak isterdik daha...
Sizin vatanınıza birileri gelip de amiyane tabirle çökse, kıyameti
koparmaz mısınız?
İnançlara saygılıyız. Ama ya başkaları sizin inancınıza
ve her şeyden önce “size” saygı göstermezse durum ne olacak? Size
ait olan bir yere, birilerinin gelip de buralar artık benim deyip,
size efelenmesine sessiz mi kalırsınız sanki? İsrail’in uyguladığı
politika, bir hükümet politikası değil, bir hükümetler politikasıdır.
Yani, bir resmi politikadır. Tıpkı Rusya’nın yıllarca, bölgedeki Türk
ve
Müslüman bütün topluluklara uyguladığı politika misali; değişmeyen,
ödün vermeyen, hakkını aradığın vakit daha saldırganlaşan ve gittikçe
acımasızlaşan bir politika, bir sindirme yolu.
İlk gençlik yıllarımdan bu yana Beyrut’u kesif kurşun kokularıyla sarılı, kan
renginde bir şehir olarak tahayyül ettim.Zannediyorum yanılmıyorum
da.İsrail’in haksız yere, sırf vaat edilmiş topraklara ulaşmak için
saldırdığı Doğu Kudüs, bugün Arafat’a mezar dahi olamadı. Çok yazık...
Kahire’de doğup, Paris’te biten, Ramallah’ta medfun bir hayat...
Vatansız bir ölüm...
Geçenlerde KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Denktaş’ın
Arafat’la yaşadığı bir görüşmeden aktardığı anekdot, buruk bir tebessüm
ekledi yüzüme. Diyor ki merhum Arafat: “Benim de arkamda Türkiye
gibi güçlü bir ülke olsa, durumumuz çok farklı olurdu...”Arafat,
ekilecek bir avuç toprak değil, gömülecek bir “vatan” sevdasındaydı.
20. yüzyılın ortasında, herkesin gözü önünde, “barbarca” elinden
alınan bir vatanın sevdasında...
Savaşa son diyenlerin , demokrasi ve insan hakları
savunucularının, bölücülüğe geçit yok ezbercisi lafazanların, hasılı
kendisini Dünya’ya başka türlü tanıtıp saman altından su yürüttüğünü
sananların dünyasında, kendisine bir iskemlelik yer bulmaya çalışan
ezilmiş tüm milletler adına diyorum ki; bu hep böyle gitmeyecek.İlahi
adalet, er ya da geç tecelli edecektir. 11 Eylül’den sonra ABD Başkanı’nın,
bir bilinçaltı patlaması diyebileceğimiz ve ağzından kaçırıverdiği
“Haçlı Seferleri Ruhu” ifadesi ve onların taŞARON’unun planları
geri tepecektir. Netanyahu, Barak ya da Şaron çok da fark etmiyor.
İnsan öldürmeye yeminli timler için ne Kudüs fark eder, ne Felluce...
Ne kadın fark eder, ne çocuk... Ne silahlı fark eder, ne silahsız...
Kan kokusu, bunların dürtülerini hareketlendirmeye yeter de artar
bile... O
dürtü, Rabin’i de katletmişti zira...
Müslüman Alemi’nin silkinip kendisine gelmesi için, bilmiyorum daha ne gibi felaketler
lazım? Tüm bu sahipsizliklerden de ders alamıyorsak, neden ders
alacağız acaba? Keşke öyle bir güç
olsa da Anti Siyonistler, Anti Evangelistler ve tüm halkların ılımlı
Müslümanları bir araya gelebilse ve çözüm olabilse her haksızlığa.
Kendi ayakları üzerinde durabileceğine inanan bir nesil yaratabilse,
tüm ezilmiş milletler. Ve, özgüveniyle, kendisini aşağılamaya çalışan
CNN muhabirine ağzının payını veren Arafat’ın dediği gibi, “BENİM
ADIM GENERAL ARAFAT!” diye haykırabilse... Saygılarımla... |
|